günden güne
bazan da bir yerde kuşlar vardır / ne uçmak ne görünmek için [e.c]
14 Kasım 2006
06 Kasım 2006
me, myself and anyone

john, jane doe kardeşler olsun, anonymous’lar olsun bir maskenin ardından yazabiliyor olmamıza olanak sağlayan mekanizmalara çok şey borçluyuz.
şahsen ben anonim bir kimlikle değil de adım, soyadım ve profilimde fatoşop destekli bir vesikalık fotoğrafımla yazmış olsaydım emin ol bırak “hiçbir kıza sırf memeleri var diye aşık olmadım”demeyi, “bugün kadıköy’e gittim, arkadaşlarla buluşup tost yedik, sahilde taş sektirdik, dönüşte kızlara laf attık” gibi basit, sıradan bir cümle bile kuramazdım. gerçek yüzümle çıkmaya utandığımdan değil, bu çok kişisel olur diye. ama herhangi biri olarak, anonim bir kimlikle yazınca okuyucunun anlatıcıyı ve olayı benimsemesi anlatılan çok basit, boktan bir konu bile olsa daha kolay oluyor.
sonra bunları gerçek kimliğimle yazdığımı düşünsene; sözleşme imzalatmadan önce hakkımda yapacağı kısa bir aramanın sonuçlarına bakan işveren kaçık olduğumu düşünüp vazgeçecek, akşam yemeğine davet ettiğim şirketin en güzel kızı önce google’a bakacak, sonuçları görünce “özür dilerim anyone bey o saatteki helga berlin-bayan münich almanya kupası maçını izleyecektim babamla” deyip mazeretini bildirecek, interneti msn ve adult sitelerde sörf’ten ibaret sanmayan mahalledeki arkadaşlar olası bir çete liderliği pozisyonunu önermeden önce yaptıkları google araması sonucu o ciddi bakışlardan pek farkedilmeyen aşk-meşk hikayelerini okuyunca “light çıktı bu da, aşk meşk olaylarına girmiş olmaz bundan bize polat” deyip vazgeçecekler ve daha bunun gibi bir sürü saçmalık.
gerçi önceki aylarda burada olduğumu bilmelerini istemediğim eski dawa’larımdan sözetmiştim; yok kan davalı değil, hani memeleri olan, elleri, ayakları, güzel gözleriyle bakan; beni nadiren de olsa lirik kelimelerimle, ağlak hallerimle görmelerini istemezdim çünkü bilirsin kan kusunca kızılcık şerbeti diyoruz, sonunu görmediğimiz aşk’a bismillah demiyoruz ki yine bilirsin birbirimiz sevebileceğimizi bilmemiz yetmez başlamak için çünkü farklı dünyalardan gelmişizdir, o uçabiliyordur uçmak ister sana ise bir ağacın dibinde oturmak yetiyordur ve bunu görürsün ve sadece kendine söylersin ve oturup yazarsın sonra onları okursun tekrar okursun tekrar okursun. bu yetmez, başkalarına da anlatmak istersin, bir de bu yüzden yazarsın gizli kapaklı.
önceki mekanlar ve kahramanlar gibi günden güne ve anyone da güzel gözlü bir kıza, emma summer’a söylenemeyen sözlerin, kelimelerin başka bir yerde bir araya gelip başka formlarda dile gelmesi için doğmuştu ama emma summer’ın artık sadece közlenmiş bir hikayenin kahramanı olması bu gerekliliği de ortadan kaldırıyor.
bugün anyone’ın geldiği noktada hem artık buna gerek kalmaması, hem de başlangıç konsepti olan herhangi biri olmayı artık başaramadığını görmek ay sonuna kadar tuşlayacağı birkaç postluk birkaçyüzbin harften ve 365 günün sonunda bu defterin de bitmesi gerektiği anlamına geliyor. sözde anyone emma summer'ın yanısıra köşebaşındaki simitçi, işyerinin servis şoförü, okulda matematik öğretmeni, camide müezzin, sinemada ışıkçı, güvertede miço olup onların da hikayesini anlatacaktı ama bu yolda egonun tuzaklarına takılmadan yürümek de kolay değil.
anyone, draftta bekleyenleri yayınlamak ve geçmişte söz verdiği üzere son kez emma summer’ı anlatmak için ay sonuna kadar burada olacak. anyone’ın intiharından kimse sorumlu değildir, nitekim bu beklenen ve planlanan bir sondu.
05 Kasım 2006
ah clark, superman az önce buradaydı*
metropolistanbul’da superm….. ayh pardon umitbasen olmak da, clark kent olmak da kolay değil artık, bunu anladım az önceki msn geyiğinden.
kendimi deşifre etmemek için clark kent rolünü oynarken abartmış olabilirim -ki “kız düşürmek” ifadesi için de ayrıca özür özür özür özür özür özür- ama rolümün etkisinde kaldım.

BUDDY
kardes tum arkadaslara duyrulur gusel bi site bak hemen uye ol
BUDDY
www.sosyomat.com
BUDDY
http://**********.sosyomat.com/ buda benim nickli sayfam
BUDDY
nickim *******
Anyone
ilginç bir şeye benziyor
BUDDY
evet ya dun gece 3 e kadar ordaydım bugun hep ordayım
BUDDY
cok eglenceli ve muhabbet bi yer
BUDDY
bos degil yanı dolu bi yer
BUDDY
http://********.sosyomat.com/
BUDDY
uye olunca burdan beni gorursun sen tamam alttada yorumların felan oluyo
Anyone
yonja gibi birşey galiba bu
BUDDY
len yok nerden cıkardınya
BUDDY
genel kultur tarzı bise bu
Anyone
hımm
BUDDY
biraz incele ve arastır bak gorcen
BUDDY
bide pilli hesabı almıs oluyosun aslında
BUDDY
www.pilli.com
Anyone
pilli ne ki?
BUDDY
buradanda yazdığın yazılara telif ucreti oduyolar sana kazancın %70i senin oluyo
Anyone
hadi ya süper o zaman
BUDDY
site tanıtımı onun hakkında yazı felan yazıyosan sana para oduyolar
Anyone
iyi de kim okur ki yazdıklarımı
BUDDY
yav bi gir arastır iste
BUDDY
sonra gel sosyomata uye olki benim arkadas listemde yer al hepimizin cogalsin arkadasları sonra
BUDDY
yeni yeni arkadazlar ımız olsun kızlar felan
BUDDY
BUDDY
bisuru hepsi okullu
Anyone
kız düşürebiliyorsak geleyim
BUDDY
ehe ehe
BUDDY
iste bu ya
BUDDY
anladın sonunda
*başlığı esinlendiğim için anlayışına sığınıyorum jelatin çiçek. kızma lütfen, telifi neyse öderim;)
04 Kasım 2006
beşiktaş'ta iki kasım, bir iş görüşmesi, biraz da geyik
conrad hotel’in çaprazında, nobel ilaç’ın karşısındayız diye tarif etti telefondaki bağyan. yarım saat sonra oradaydım. beşiktaş’ı birileriyle buluşup konuşmak, bir şeyler yemek içmek için oldukça düzensiz ve hatta gereksiz bulan ve daha da önemlisi bir fenerbahçe’li kadıköy’lü olarak seyrek uğrayan birine göre tarif edilen yeri elimle koymuş gibi buldum ama erken gelmiştim.
açık olan plazma televizyondan kral tv’de ahmet koç adında bıyıklı bir arkadaşın komik ve konuyla alakasız bir şekilde dans eden bir hatun eşliğinde bağlamasıyla mission impossible’ı yorumlamasını mission edinmesini, bir nevi sentez yapmasını da izlemek zorunda kaldığım bir yerde bir şeyler yedikten sonra tekrar dışarı çıktım.
dışarıda kasım ayına göre bir hayli güzel bir hava vardı ve mülakattan önceki son yarım saati de hemen aşağıdaki beşiktaş sahilinde geçirmek için ışıklara doğru yöneldim. kırmızı yanıyordu, yeşil yanınca ilk karşıya geçenlerden olmak için kalabalığa yandan girip önlerden yer kapmaya çalışırken genç bir hanfendiyle çarpıştım, “pardon” dedim. “yani” diye karşılık verdi. üstelik ortadaki a’yı uzatıp i’yi biraz eğerek. yaaaani, yaaanei, yaaaeni gibi bir şey çıktı ağzından.
ne ‘yani’si? ne yani’si güzelim?
orada, yol ortasında durup ilgili hamfendi’ye kabahatin sadece bende olmadığını, çünkü çarpışma olduğu anda kırmızı yandığını, kırmızı yanarken de yol kenarında bekleşenlerin efendi, hamfendi yeşili beklemeleri gerektiğini, ortada illa hatalı birilerini aramak gerekirse de onların yeşil yanmadan harekete geçen biz ikimiz olduğunu vs. vs. anlatabilirdim. ama sadece “pardon” dedim ve bunu dememi bekliyormuş gibi “yani” diye karşılık verdi. oysa hepimiz filmlerden, fotoromanlardan, pembe dizilerden biliriz ki böyle çarpışmalar bazen hayırlı bir şekilde sonuçlanır, ne bileyim köşe başında çarpışan iki kişiden dişi olanın elindeki kitaplar çarpışmanın etkisiyle düşer ve delikanlı yerdeki kitapları toplarken bir yandan da hanım kızımıza “bir şeyiniz yok ya, bir kahve içeydik starbucks’ta” der ve olaylar gelişir. tamam çarpınca “hacım beni discoya götür” demesini beklemiyordum ama en azından “antonyo banderas’a ne kadar da çok benziyorsunuz” şeklinde bir giriş yapabilirdi(antonyo’yla, banderas’la alakam yok, sadece senaryoyu bir örnekle pekiştirmek istedim).

başka bir kazaya belaya uğramadan kadıköy iskelesinin karşısındaki topların, tüfeklerin, kaykaycıların olduğu alandan geçip iskelenin yanındaki parkta boş bulduğum bir banka / oturdum kanka(bu kafiyeli bölümü okurken ellerini kollarını kafanı jay-z gibi sallaman gerekiyor).
oturduğum yerden üsküdar’ın beylerbeyi’nden salacak’ına kadar olan kıyısını görebiliyordum. bir süre derinliği olmayan cep telefonu kamerasından deneysel, sanatsal fotoğraf çekimleri yaptıktan, biraz müzik dinledikten, ayağımın dibine kadar sokulan adını bilmediğim kuşla biraz konuştuktan sonra kalkıp gitmek üzereyken bir şey keşfettim; bu beşiktaştaki kadıköy iskelesinin bitişiğindeki parktaki bankları kapmakla ilgili park sakinlerinin iktidar mücadelesini:
kıyıya yakın banklar başkaları tarafından kapılmıştır. bu yüzden yeni gelenler sahilden caddeye doğru boş banklarda ve en son gelip de boş bank bulamayanlar taşların, betonların üzerine oturur. işte ne olduysa ondan sonra olur. cadde tarafından sahil tarafındaki banklara doğru mutlaka hiyerarşik bir sıralamayla herkesin gözü boşalacak yeni banklardadır ve ön taraflardan bir bank boşaldığında ona en yakın bankta oturan kişi yerinden kalkar, boşalan yere oturur, onun boşalttığı yere de ona en yakın kişi oturur. böylece en arkalarda oturan kişi parktan ayrılan birkaçonelliyüz kişiden sonra parkların vip’si, loca’sı sayılan ön taraflardaki boş bir yeri kapmış olur.

bir dahaki sefere yolun beşiktaş iskelesinin yanındaki bu parka düşerse bir kenara geçip çaktırmadan bu sıra dışı iktidar mücadelesini izle, çok eğlenceli, pişman olmayacaksın. ve bundan kimseye söz etme, aramızda kalsın.
şimdi bunları yazarken de bir dejavu yaşadım. bu anı daha önce yaşadığıma yemin edebilirim. ha bu arada iş görüşmesi kötü geçmişti, birbirimizden elektrik alamadık, bence bu görüşmelerde teknik detaylardan ziyade burçların uyumu olsun, feng shui olsun, ten uyumu olsun bunlardır önemli olan. yine fazla uzattım galiba. i kiss you.
03 Kasım 2006
görkemli bir hikaye

uzayda hayat olabileceğine, reankarnasyona, ölümsüzlüğe ve evrim teorisine inanmıyorum.
ve bunlara ek olarak çevremizde, yetişkin olarak tanımladığımız kişilerin bir mucize olmadıktan sonra zorlama, yönlendirme veya kendi ortalama iradeleriyle değişebileceklerine de inanmıyorum. anlatayım:
20'li yaşlarımızdaydık. aynı işyerinde çalışıyorduk. çekici biri değildi ama elindeki kadınsı silahların farkındaydı ve büyük şehre yeni gelmiş bir yeniyetmenin onlara kayıtsız kalmayacağının farkında biri olarak gerektiğinde kullanmaktan çekinmiyordu.
en sonunda bir gün işyerinde durduk yere yanağımdan öptü. ne olduğunu anlamak için dönüp baktığımda kalbinin attığını duyabiliyordum. onunla ilişkimiz öylece başlamıştı.
haftalar sonra bir gün iş çıkışı büyükdere caddesinde dolaşırken önce genç bir çocuk tanıyıp yanına geldi, ayaküstü konuştular. 15 metre yürüdükten sonra bu kez bir taksici tanımış olsa gerek “gittiğin yere bırakayım” teklifinde bulundu. neler oluyor? kim bunlar! diye sorunca çocuğun liseden arkadaşı olduğunu, taksiciyi ise tanımadığını söyledi.
onunla, kendisine bir günde gelen onlarca telefon, müşteriler ve diğer çalışanlarla olan abartılı samimiyeti yüzünden bir kaç kez tartışmıştık. o günkü taksici muhabbeti yüzünden bir kez daha tartışmış, haklı olabileceğimi kabul ederek arkadaş çevresine ve hareketlerine dikkat edeceğini ve değişeceğini söylemişti.
bir kaç hafta sonra bir sabah sonradan işyerinde çalışan şoförün eşi olduğunu öğrendiğim bir kadın kucağında bir çocukla işyerine geldi, karşısına dikildi ve “kocamın peşini bırak” dedi. masum olduğunu, kadının kocasıyla arasında hiç bir şey olmadığını söylediğini ve tüm bu olanlara karşı ona inandığımı, başkalarının yanında onu savunduğumu hayal meyal hatırlıyorum.
bir kadından ilk kez kazık yediğim o gün, bana, o an farkına varmasam bile birilerini değiştirmeye çalışmanın beyhude olduğunu öğretmişti. başıma gelen şeyin cohen’in famous blue raincoat’unda anlattığı türden görkemli! bir hikaye olduğunu da yıllar sonra şarkının sözlerini ve hikayesini okuduğumda öğrenmiştim.
değiştim
aynıyım
değiştim
aynıyım
o günden beri çevremizdekileri değiştirmeye çalışmanın iyi bir fikir olmadığına inanıyorum. ya olduğu gibi kabul etmeli ya da fazla uzatmadan ve dürüstçe onlara farklı yönlere yürümeyi önermeliyiz.
her şey er ya da geç özüne dönecektir. karşımızdakinin bir gün değişeceğini ummak veya bu değişimin sonsuza kadar devam edeceğini düşünmek katıksız bir aptallıktır.
02 Kasım 2006
yok bişiy
zap yaparken kız dizisi olduğunu sandığım bir yerde durdum; kızcağızın biri “uzunca bir süredir birinin kalbimi harekete geçirmesini istiyordum” gibi bir şeyler söyleyip ağlıyordu. ama mutluluk gözyaşlarıydı onlar, pembe pembe. belli ki istediği her neyse elde etmiş.
güzelim öyle diyorsun da ben sol tarafımda çarpan bir şeylerin olduğunu bile unutmuşum. kaç yıl geçti aradan sadece bir eski zamanlar sezen şarkısı değil. bak kaç yıl geçti aradan. hüzünlendim yine. bunları tuşlarken çalan eski bir nazan öncel şarkısı; gitme kal bu şehirde ise havadaki hüzün miktarını ve içimdeki gizli arabesk duyguları tavana çıkarıyordu. evet gizli arabeskçiyim; ağlamak, bileklerimi kesmek istiyorum.
güz yaprakları düştü
gazeller oldu
bulut indi yeryüzüne
sevdalı oldu
media player kitaplığından şimdi yürütülüyor listesine birkaç parça daha ekleyip gözlerim kapalı dinlemeye başladım. 3 vakte kadar statcounter’da , msn’de, ralkatro.fm'de, kadıköy'de göremezsen 911’i ara.
21 Ekim 2006
anyone efendi ile gönül sohbetleri
istanbul elektrik tramvay ve tünel işletmelerinin çamlıca’daki bir otobüs durağından geçen bir otobüsünde başlayıp kadıköy’de sona eren yarı gerçek yarı kurgu yarım saatin hikayesidir.

dikkat geyik çıkabilir!!!
(site sahibine sormadan aldım ama fotoğraf kaynağı burasıydı)
çamlıca’daki bir otobüs durağından geçen otobüslerin yarısı kadıköy’e, yarısı üsküdar’a gider. önündeki güzergah tabelasına bakmadan bindiğin otobüsün gitmek istediğin yere götürme ihtimali yarı yarıyadır. bence o durakta bu riski almaya değer; ilk gelen otobüse nereye gittiğine bakmadan bin ve seni istediğin yere götürmesini bekle. hem zaten iett’nin şans melekleri yanında değilse bile sonradan bunu telafi edebilirsin.
bu sabah ben de öyle yaptım; ilk gelen otobüse nereye gittiğine bakmadan bindim. “hey dostum bu yaptığın saçmalık” demeden önce işsiz güçsüz, orta yaş bunalımı eşiğindeki bir adamın davranışlarında mantık aramaman gerektiğini hatırlatırım.
boş bir koltuğa oturup gazetemi açıp okumaya başladım(bak 40 yeni kuruş verdim ya, hemen de benim gazetem oldu. bu mantığı anlamakta zorlanıyorum. adam eve gelir, televizyonu açar, o esnada bir dizi oynuyordur, bunu anlatırken; “oturup dizimi izledim” der. sanırsın senaryosundan, yönetimine kadar her şeyi o üstlenmiş, karşında küçük bir sinan çetin vardır. ya da alır “moron olmanın 1001. yolları” isimli kitabını eline; “kitabımı okudum” der. öyle ya birkaç ytl verdin diye hemen de senin kitabın oldu! gözlerim doldu!). gazetede hür ve kabul edilmiş masonların başkanı kaya paşakay ile ilgili bir haber dikkatimi çekti. haber değil tabi, isimlere takmış biri olarak isim dikkatimi çekti; kayapaşakay. kaya paşa kaya. kaya paşak ay. paşa kayakay. kay paşa kay. cemil zil çaldı. neyse işte tuhaf geldi bana. tuhaf olan isim değil, isim+soyisim bileşimi. yoksa kaya isim olarak gayet mantıklı, ciddi, aklı başında bir isim. üstelik kaya adında yaşça büyük bir programcı arkadaşım var. “kaya abi bunu okuyorsan selamlar. yengeye ve çocuklara da selamlar”. neyse dediğim gibi tuhaf geldi. böyle bir isim+soyisim bileşimim olacağına 10.000 ytl borcum olsun. hah ismim kaya paşakay değil, 10.000 ytl borcum da yok, ne güzel sabah sabah 10.000 ytl kârdayız. bu arada yeri gelmişken, lionslar olsun, rotaryenler olsun, masonlar olsun hepsine kıl olurum, onlarla aramızda bir bağ kurmaya kalkışmasın kimse. daha neler bir masonluğumuz eksikti. (ya o değil de bir de semra’nımın papatyaları vardı. ne oldu onlara?)
sabah sabah 10.000 ytl kazanmanın moraliyle gazeteyi okumaktan vazgeçip pencere kenarından dışarıyı izledim bir süre. otobüs, duraklardan birinde durduğunda genç bir adam dikkatimi çekti. adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti. bak hemen şimdi gözlerini kapat ve bu cümleyi kendince hayal et, kurgula:
adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.
adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.
adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.
adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.
gerçeklerse kurguladığın gibi değil. görünüşe göre her şey normaldi; küpe dediğim cem yılmaz’ınkinden ve tek yaptığı da bir ara elini kulağına götürmekti. ve “toka” dememe de bakma; saçları uzundu ve gözlerinin önüne düşmesin diye ince siyah bir taç takmıştı kafasına, onu düzeltti. ama bunu yazdığımda eminim pek çok kişi şuh hareketlerle kırıtarak iri, kocaman taşlarla bezeli küpesini düzelten, yine aynı hareketlerle önce saçlarını arkaya atarak sonra çiçekli böcekli tokasını saçına takmaya çalışan yumuşak bir adam hayal etmiştir.
işte bir olayı görmek ve başkasından okumak arasındaki fark budur. birinde olduğu gibi görürsün, diğerinde okuduğunu yeniden kurarsın. buraya kadar gördüklerim normaldi. sonra adam yere düşen akbilini almak için eğildiğinde kırmızı tangasını gördüm. dermişim. ahah, şaka lan, yok öyle bir şey. böyle bir şey olmadı, yeminle. hem zaten bunu kelimelerle anlatmakla görmek arasında bir fark yoktur. bu olmadı ve kolay kolay olmaz da. sevgili halkımız henüz erkekte kırmızı bir tanga’ya, kadında kıç çatalı dekoltesi’ne hazır değil.
indirip bindirdikten sonra yolumuza ve izlenimlerimize devam ettik. yolda gördüğüm bir berber levhası dikkatlerimi başka bir yöne çekti, bir anda kendimi başka türlü sorgulamalar içinde buldum:
“altın makas erkek berberi”
işte bak türk esnafının en büyük takıntısı, bu dükkana isim belirlerkenki içinde altın geçen isim takıntısı, kokoreç’ten sonra ab yolundaki en büyük engellerinden biridir. nereye gidersen git, anadolunun hangi kasabasına gidersen git; altın şiş kebap evi, altın top bilardo salonu, altın emlak, altın makas terzisi, altın örümcek web ödülleri, altın kitaplar yayınevi vs. vs. liste böyle uzar gider. uluslar arası kabul gören film festivallerinden ikisinin isminin altın palmiye, altın portakal, haliç’in bir diğer isminin altın boynuz olduğunu da hatırlatırım.
oysa bir sezyum olsun, bir kalay olsun, bir alimünyum, arsenik, hassiyum, osmiyum, uranyum, kalsiyum olsun bunlar da değerli elementler. mesela hassiyum lise son'da en sevdiğim elementlerden biriydi. neden hassiyum ç’köftecisi, osmiyum lostra, zirkonyum güzellik salonu, sezyum kebap evi görmeyelim, çok mu duygusal davranıyorum acaba?
neyse uzatmayalım, otobüs son durağa geldi. nereye mi gelmişti? tabi ki kadıköy’e.
aşkta kaybeden, iett’de, ido’da, şehir hatları vapurlarında kazanır. senin gibiler için her zaman pencere kenarında boş bir koltuk vardır. ve duruma göre bazen şehir hatları vapuruna binen son kişi sen olursun ve bazen de durağa gittiğinde “bas gaza şoför kardaş / ulaştır beni yare” diyebileceğin bir otobüs hazır beklemektedir. ama minibüsler için aynı garantiyi veremeyiz.
sonuç olarak; sonuç falan yok işte. yemişim giriş gelişme sonuç üçgeninde pişen yazıları(ne oldu şiştin mi 11-f edebiyat hocası?).
gönül sohbetimizin sonuna gelirken müslüman arkadaşların geçmiş ramazanını, kadir gecesini, gelecek bayramını, diğer dinlerden arkadaşların paskalyasını, yortusunu vs. vs. kutlar, esenlikler dilerim.
konuyla alakası yok ama biterken nancy sinatra önceki gece 22:36’dan beri 127. kez -ve bence morissey’den daha iyi bir yorumla- close your eyes / and think of someone / you physically admire / and let me kiss you / let me kiss you / but then you open your eyes / and you see someone / that you physically despise / but my heart is open, my heart is open to you / but my heaaaart iiiis ooooopen my heaaaaart iiiis ooooopen tooooo youuuuuu diyordu. indir, dinle, bayram şekeri yerine geçsin. sevgiler.


