14 Kasım 2006

fin

06 Kasım 2006

me, myself and anyone



john, jane doe kardeşler olsun, anonymous’lar olsun bir maskenin ardından yazabiliyor olmamıza olanak sağlayan mekanizmalara çok şey borçluyuz.

şahsen ben anonim bir kimlikle değil de adım, soyadım ve profilimde fatoşop destekli bir vesikalık fotoğrafımla yazmış olsaydım emin ol bırak “hiçbir kıza sırf memeleri var diye aşık olmadım”demeyi, “bugün kadıköy’e gittim, arkadaşlarla buluşup tost yedik, sahilde taş sektirdik, dönüşte kızlara laf attık” gibi basit, sıradan bir cümle bile kuramazdım. gerçek yüzümle çıkmaya utandığımdan değil, bu çok kişisel olur diye. ama herhangi biri olarak, anonim bir kimlikle yazınca okuyucunun anlatıcıyı ve olayı benimsemesi anlatılan çok basit, boktan bir konu bile olsa daha kolay oluyor.

sonra bunları gerçek kimliğimle yazdığımı düşünsene; sözleşme imzalatmadan önce hakkımda yapacağı kısa bir aramanın sonuçlarına bakan işveren kaçık olduğumu düşünüp vazgeçecek, akşam yemeğine davet ettiğim şirketin en güzel kızı önce google’a bakacak, sonuçları görünce “özür dilerim anyone bey o saatteki helga berlin-bayan münich almanya kupası maçını izleyecektim babamla” deyip mazeretini bildirecek, interneti msn ve adult sitelerde sörf’ten ibaret sanmayan mahalledeki arkadaşlar olası bir çete liderliği pozisyonunu önermeden önce yaptıkları google araması sonucu o ciddi bakışlardan pek farkedilmeyen aşk-meşk hikayelerini okuyunca “light çıktı bu da, aşk meşk olaylarına girmiş olmaz bundan bize polat” deyip vazgeçecekler ve daha bunun gibi bir sürü saçmalık.

gerçi önceki aylarda burada olduğumu bilmelerini istemediğim eski dawa’larımdan sözetmiştim; yok kan davalı değil, hani memeleri olan, elleri, ayakları, güzel gözleriyle bakan; beni nadiren de olsa lirik kelimelerimle, ağlak hallerimle görmelerini istemezdim çünkü bilirsin kan kusunca kızılcık şerbeti diyoruz, sonunu görmediğimiz aşk’a bismillah demiyoruz ki yine bilirsin birbirimiz sevebileceğimizi bilmemiz yetmez başlamak için çünkü farklı dünyalardan gelmişizdir, o uçabiliyordur uçmak ister sana ise bir ağacın dibinde oturmak yetiyordur ve bunu görürsün ve sadece kendine söylersin ve oturup yazarsın sonra onları okursun tekrar okursun tekrar okursun. bu yetmez, başkalarına da anlatmak istersin, bir de bu yüzden yazarsın gizli kapaklı.

önceki mekanlar ve kahramanlar gibi günden güne ve anyone da güzel gözlü bir kıza, emma summer’a söylenemeyen sözlerin, kelimelerin başka bir yerde bir araya gelip başka formlarda dile gelmesi için doğmuştu ama emma summer’ın artık sadece közlenmiş bir hikayenin kahramanı olması bu gerekliliği de ortadan kaldırıyor.

bugün anyone’ın geldiği noktada hem artık buna gerek kalmaması, hem de başlangıç konsepti olan herhangi biri olmayı artık başaramadığını görmek ay sonuna kadar tuşlayacağı birkaç postluk birkaçyüzbin harften ve 365 günün sonunda bu defterin de bitmesi gerektiği anlamına geliyor. sözde anyone emma summer'ın yanısıra köşebaşındaki simitçi, işyerinin servis şoförü, okulda matematik öğretmeni, camide müezzin, sinemada ışıkçı, güvertede miço olup onların da hikayesini anlatacaktı ama bu yolda egonun tuzaklarına takılmadan yürümek de kolay değil.

anyone, draftta bekleyenleri yayınlamak ve geçmişte söz verdiği üzere son kez emma summer’ı anlatmak için ay sonuna kadar burada olacak. anyone’ın intiharından kimse sorumlu değildir, nitekim bu beklenen ve planlanan bir sondu.

05 Kasım 2006

ah clark, superman az önce buradaydı*

metropolistanbul’da superm….. ayh pardon umitbasen olmak da, clark kent olmak da kolay değil artık, bunu anladım az önceki msn geyiğinden.

kendimi deşifre etmemek için clark kent rolünü oynarken abartmış olabilirim -ki “kız düşürmek” ifadesi için de ayrıca özür özür özür özür özür özür- ama rolümün etkisinde kaldım.


BUDDY
kardes tum arkadaslara duyrulur gusel bi site bak hemen uye ol
BUDDY
www.sosyomat.com
BUDDY
http://**********.sosyomat.com/ buda benim nickli sayfam
BUDDY
nickim *******
Anyone
ilginç bir şeye benziyor
BUDDY
evet ya dun gece 3 e kadar ordaydım bugun hep ordayım
BUDDY
cok eglenceli ve muhabbet bi yer
BUDDY
bos degil yanı dolu bi yer
BUDDY
http://********.sosyomat.com/
BUDDY
uye olunca burdan beni gorursun sen tamam alttada yorumların felan oluyo
Anyone
yonja gibi birşey galiba bu
BUDDY
len yok nerden cıkardınya
BUDDY
genel kultur tarzı bise bu
Anyone
hımm

BUDDY
biraz incele ve arastır bak gorcen
BUDDY
bide pilli hesabı almıs oluyosun aslında
BUDDY
www.pilli.com
Anyone
pilli ne ki?

BUDDY
buradanda yazdığın yazılara telif ucreti oduyolar sana kazancın %70i senin oluyo
Anyone
hadi ya süper o zaman

BUDDY
site tanıtımı onun hakkında yazı felan yazıyosan sana para oduyolar
Anyone
iyi de kim okur ki yazdıklarımı
BUDDY
yav bi gir arastır iste
BUDDY
sonra gel sosyomata uye olki benim arkadas listemde yer al hepimizin cogalsin arkadasları sonra
BUDDY
yeni yeni arkadazlar ımız olsun kızlar felan
BUDDY
BUDDY
bisuru hepsi okullu
Anyone
kız düşürebiliyorsak geleyim

BUDDY
ehe ehe
BUDDY
iste bu ya
BUDDY
anladın sonunda



*başlığı esinlendiğim için anlayışına sığınıyorum jelatin çiçek. kızma lütfen, telifi neyse öderim;)

04 Kasım 2006

beşiktaş'ta iki kasım, bir iş görüşmesi, biraz da geyik

conrad hotel’in çaprazında, nobel ilaç’ın karşısındayız diye tarif etti telefondaki bağyan. yarım saat sonra oradaydım. beşiktaş’ı birileriyle buluşup konuşmak, bir şeyler yemek içmek için oldukça düzensiz ve hatta gereksiz bulan ve daha da önemlisi bir fenerbahçe’li kadıköy’lü olarak seyrek uğrayan birine göre tarif edilen yeri elimle koymuş gibi buldum ama erken gelmiştim.

açık olan plazma televizyondan kral tv’de ahmet koç adında bıyıklı bir arkadaşın komik ve konuyla alakasız bir şekilde dans eden bir hatun eşliğinde bağlamasıyla mission impossible’ı yorumlamasını mission edinmesini, bir nevi sentez yapmasını da izlemek zorunda kaldığım bir yerde bir şeyler yedikten sonra tekrar dışarı çıktım.

dışarıda kasım ayına göre bir hayli güzel bir hava vardı ve mülakattan önceki son yarım saati de hemen aşağıdaki beşiktaş sahilinde geçirmek için ışıklara doğru yöneldim. kırmızı yanıyordu, yeşil yanınca ilk karşıya geçenlerden olmak için kalabalığa yandan girip önlerden yer kapmaya çalışırken genç bir hanfendiyle çarpıştım, “pardon” dedim. “yani” diye karşılık verdi. üstelik ortadaki a’yı uzatıp i’yi biraz eğerek. yaaaani, yaaanei, yaaaeni gibi bir şey çıktı ağzından.

ne ‘yani’si? ne yani’si güzelim?

orada, yol ortasında durup ilgili hamfendi’ye kabahatin sadece bende olmadığını, çünkü çarpışma olduğu anda kırmızı yandığını, kırmızı yanarken de yol kenarında bekleşenlerin efendi, hamfendi yeşili beklemeleri gerektiğini, ortada illa hatalı birilerini aramak gerekirse de onların yeşil yanmadan harekete geçen biz ikimiz olduğunu vs. vs. anlatabilirdim. ama sadece “pardon” dedim ve bunu dememi bekliyormuş gibi “yani” diye karşılık verdi. oysa hepimiz filmlerden, fotoromanlardan, pembe dizilerden biliriz ki böyle çarpışmalar bazen hayırlı bir şekilde sonuçlanır, ne bileyim köşe başında çarpışan iki kişiden dişi olanın elindeki kitaplar çarpışmanın etkisiyle düşer ve delikanlı yerdeki kitapları toplarken bir yandan da hanım kızımıza “bir şeyiniz yok ya, bir kahve içeydik starbucks’ta” der ve olaylar gelişir. tamam çarpınca “hacım beni discoya götür” demesini beklemiyordum ama en azından “antonyo banderas’a ne kadar da çok benziyorsunuz” şeklinde bir giriş yapabilirdi(antonyo’yla, banderas’la alakam yok, sadece senaryoyu bir örnekle pekiştirmek istedim).



başka bir kazaya belaya uğramadan kadıköy iskelesinin karşısındaki topların, tüfeklerin, kaykaycıların olduğu alandan geçip iskelenin yanındaki parkta boş bulduğum bir banka / oturdum kanka(bu kafiyeli bölümü okurken ellerini kollarını kafanı jay-z gibi sallaman gerekiyor).

oturduğum yerden üsküdar’ın beylerbeyi’nden salacak’ına kadar olan kıyısını görebiliyordum. bir süre derinliği olmayan cep telefonu kamerasından deneysel, sanatsal fotoğraf çekimleri yaptıktan, biraz müzik dinledikten, ayağımın dibine kadar sokulan adını bilmediğim kuşla biraz konuştuktan sonra kalkıp gitmek üzereyken bir şey keşfettim; bu beşiktaştaki kadıköy iskelesinin bitişiğindeki parktaki bankları kapmakla ilgili park sakinlerinin iktidar mücadelesini:

kıyıya yakın banklar başkaları tarafından kapılmıştır. bu yüzden yeni gelenler sahilden caddeye doğru boş banklarda ve en son gelip de boş bank bulamayanlar taşların, betonların üzerine oturur. işte ne olduysa ondan sonra olur. cadde tarafından sahil tarafındaki banklara doğru mutlaka hiyerarşik bir sıralamayla herkesin gözü boşalacak yeni banklardadır ve ön taraflardan bir bank boşaldığında ona en yakın bankta oturan kişi yerinden kalkar, boşalan yere oturur, onun boşalttığı yere de ona en yakın kişi oturur. böylece en arkalarda oturan kişi parktan ayrılan birkaçonelliyüz kişiden sonra parkların vip’si, loca’sı sayılan ön taraflardaki boş bir yeri kapmış olur.



bir dahaki sefere yolun beşiktaş iskelesinin yanındaki bu parka düşerse bir kenara geçip çaktırmadan bu sıra dışı iktidar mücadelesini izle, çok eğlenceli, pişman olmayacaksın. ve bundan kimseye söz etme, aramızda kalsın.

şimdi bunları yazarken de bir dejavu yaşadım. bu anı daha önce yaşadığıma yemin edebilirim. ha bu arada iş görüşmesi kötü geçmişti, birbirimizden elektrik alamadık, bence bu görüşmelerde teknik detaylardan ziyade burçların uyumu olsun, feng shui olsun, ten uyumu olsun bunlardır önemli olan. yine fazla uzattım galiba. i kiss you.

03 Kasım 2006

görkemli bir hikaye



uzayda hayat olabileceğine, reankarnasyona, ölümsüzlüğe ve evrim teorisine inanmıyorum.

ve bunlara ek olarak çevremizde, yetişkin olarak tanımladığımız kişilerin bir mucize olmadıktan sonra zorlama, yönlendirme veya kendi ortalama iradeleriyle değişebileceklerine de inanmıyorum. anlatayım:

20'li yaşlarımızdaydık. aynı işyerinde çalışıyorduk. çekici biri değildi ama elindeki kadınsı silahların farkındaydı ve büyük şehre yeni gelmiş bir yeniyetmenin onlara kayıtsız kalmayacağının farkında biri olarak gerektiğinde kullanmaktan çekinmiyordu.

en sonunda bir gün işyerinde durduk yere yanağımdan öptü. ne olduğunu anlamak için dönüp baktığımda kalbinin attığını duyabiliyordum. onunla ilişkimiz öylece başlamıştı.

haftalar sonra bir gün iş çıkışı büyükdere caddesinde dolaşırken önce genç bir çocuk tanıyıp yanına geldi, ayaküstü konuştular. 15 metre yürüdükten sonra bu kez bir taksici tanımış olsa gerek “gittiğin yere bırakayım” teklifinde bulundu. neler oluyor? kim bunlar! diye sorunca çocuğun liseden arkadaşı olduğunu, taksiciyi ise tanımadığını söyledi.

onunla, kendisine bir günde gelen onlarca telefon, müşteriler ve diğer çalışanlarla olan abartılı samimiyeti yüzünden bir kaç kez tartışmıştık. o günkü taksici muhabbeti yüzünden bir kez daha tartışmış, haklı olabileceğimi kabul ederek arkadaş çevresine ve hareketlerine dikkat edeceğini ve değişeceğini söylemişti.

bir kaç hafta sonra bir sabah sonradan işyerinde çalışan şoförün eşi olduğunu öğrendiğim bir kadın kucağında bir çocukla işyerine geldi, karşısına dikildi ve “kocamın peşini bırak” dedi. masum olduğunu, kadının kocasıyla arasında hiç bir şey olmadığını söylediğini ve tüm bu olanlara karşı ona inandığımı, başkalarının yanında onu savunduğumu hayal meyal hatırlıyorum.

bir kadından ilk kez kazık yediğim o gün, bana, o an farkına varmasam bile birilerini değiştirmeye çalışmanın beyhude olduğunu öğretmişti. başıma gelen şeyin cohen’in famous blue raincoat’unda anlattığı türden görkemli! bir hikaye olduğunu da yıllar sonra şarkının sözlerini ve hikayesini okuduğumda öğrenmiştim.

değiştim
aynıyım
değiştim
aynıyım

o günden beri çevremizdekileri değiştirmeye çalışmanın iyi bir fikir olmadığına inanıyorum. ya olduğu gibi kabul etmeli ya da fazla uzatmadan ve dürüstçe onlara farklı yönlere yürümeyi önermeliyiz.

her şey er ya da geç özüne dönecektir. karşımızdakinin bir gün değişeceğini ummak veya bu değişimin sonsuza kadar devam edeceğini düşünmek katıksız bir aptallıktır.

02 Kasım 2006

yok bişiy

zap yaparken kız dizisi olduğunu sandığım bir yerde durdum; kızcağızın biri “uzunca bir süredir birinin kalbimi harekete geçirmesini istiyordum” gibi bir şeyler söyleyip ağlıyordu. ama mutluluk gözyaşlarıydı onlar, pembe pembe. belli ki istediği her neyse elde etmiş.

güzelim öyle diyorsun da ben sol tarafımda çarpan bir şeylerin olduğunu bile unutmuşum. kaç yıl geçti aradan sadece bir eski zamanlar sezen şarkısı değil. bak kaç yıl geçti aradan. hüzünlendim yine. bunları tuşlarken çalan eski bir nazan öncel şarkısı; gitme kal bu şehirde ise havadaki hüzün miktarını ve içimdeki gizli arabesk duyguları tavana çıkarıyordu. evet gizli arabeskçiyim; ağlamak, bileklerimi kesmek istiyorum.

güz yaprakları düştü
gazeller oldu
bulut indi yeryüzüne
sevdalı oldu


media player kitaplığından şimdi yürütülüyor listesine birkaç parça daha ekleyip gözlerim kapalı dinlemeye başladım. 3 vakte kadar statcounter’da , msn’de, ralkatro.fm'de, kadıköy'de göremezsen 911’i ara.

21 Ekim 2006

anyone efendi ile gönül sohbetleri

istanbul elektrik tramvay ve tünel işletmelerinin çamlıca’daki bir otobüs durağından geçen bir otobüsünde başlayıp kadıköy’de sona eren yarı gerçek yarı kurgu yarım saatin hikayesidir.


dikkat geyik çıkabilir!!!
(site sahibine sormadan aldım ama fotoğraf kaynağı burasıydı)

çamlıca’daki bir otobüs durağından geçen otobüslerin yarısı kadıköy’e, yarısı üsküdar’a gider. önündeki güzergah tabelasına bakmadan bindiğin otobüsün gitmek istediğin yere götürme ihtimali yarı yarıyadır. bence o durakta bu riski almaya değer; ilk gelen otobüse nereye gittiğine bakmadan bin ve seni istediğin yere götürmesini bekle. hem zaten iett’nin şans melekleri yanında değilse bile sonradan bunu telafi edebilirsin.

bu sabah ben de öyle yaptım; ilk gelen otobüse nereye gittiğine bakmadan bindim. “hey dostum bu yaptığın saçmalık” demeden önce işsiz güçsüz, orta yaş bunalımı eşiğindeki bir adamın davranışlarında mantık aramaman gerektiğini hatırlatırım.

boş bir koltuğa oturup gazetemi açıp okumaya başladım(bak 40 yeni kuruş verdim ya, hemen de benim gazetem oldu. bu mantığı anlamakta zorlanıyorum. adam eve gelir, televizyonu açar, o esnada bir dizi oynuyordur, bunu anlatırken; “oturup dizimi izledim” der. sanırsın senaryosundan, yönetimine kadar her şeyi o üstlenmiş, karşında küçük bir sinan çetin vardır. ya da alır “moron olmanın 1001. yolları” isimli kitabını eline; “kitabımı okudum” der. öyle ya birkaç ytl verdin diye hemen de senin kitabın oldu! gözlerim doldu!). gazetede hür ve kabul edilmiş masonların başkanı kaya paşakay ile ilgili bir haber dikkatimi çekti. haber değil tabi, isimlere takmış biri olarak isim dikkatimi çekti; kayapaşakay. kaya paşa kaya. kaya paşak ay. paşa kayakay. kay paşa kay. cemil zil çaldı. neyse işte tuhaf geldi bana. tuhaf olan isim değil, isim+soyisim bileşimi. yoksa kaya isim olarak gayet mantıklı, ciddi, aklı başında bir isim. üstelik kaya adında yaşça büyük bir programcı arkadaşım var. “kaya abi bunu okuyorsan selamlar. yengeye ve çocuklara da selamlar”. neyse dediğim gibi tuhaf geldi. böyle bir isim+soyisim bileşimim olacağına 10.000 ytl borcum olsun. hah ismim kaya paşakay değil, 10.000 ytl borcum da yok, ne güzel sabah sabah 10.000 ytl kârdayız. bu arada yeri gelmişken, lionslar olsun, rotaryenler olsun, masonlar olsun hepsine kıl olurum, onlarla aramızda bir bağ kurmaya kalkışmasın kimse. daha neler bir masonluğumuz eksikti. (ya o değil de bir de semra’nımın papatyaları vardı. ne oldu onlara?)

sabah sabah 10.000 ytl kazanmanın moraliyle gazeteyi okumaktan vazgeçip pencere kenarından dışarıyı izledim bir süre. otobüs, duraklardan birinde durduğunda genç bir adam dikkatimi çekti. adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti. bak hemen şimdi gözlerini kapat ve bu cümleyi kendince hayal et, kurgula:

adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.
adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.
adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.
adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.

gerçeklerse kurguladığın gibi değil. görünüşe göre her şey normaldi; küpe dediğim cem yılmaz’ınkinden ve tek yaptığı da bir ara elini kulağına götürmekti. ve “toka” dememe de bakma; saçları uzundu ve gözlerinin önüne düşmesin diye ince siyah bir taç takmıştı kafasına, onu düzeltti. ama bunu yazdığımda eminim pek çok kişi şuh hareketlerle kırıtarak iri, kocaman taşlarla bezeli küpesini düzelten, yine aynı hareketlerle önce saçlarını arkaya atarak sonra çiçekli böcekli tokasını saçına takmaya çalışan yumuşak bir adam hayal etmiştir.

işte bir olayı görmek ve başkasından okumak arasındaki fark budur. birinde olduğu gibi görürsün, diğerinde okuduğunu yeniden kurarsın. buraya kadar gördüklerim normaldi. sonra adam yere düşen akbilini almak için eğildiğinde kırmızı tangasını gördüm. dermişim. ahah, şaka lan, yok öyle bir şey. böyle bir şey olmadı, yeminle. hem zaten bunu kelimelerle anlatmakla görmek arasında bir fark yoktur. bu olmadı ve kolay kolay olmaz da. sevgili halkımız henüz erkekte kırmızı bir tanga’ya, kadında kıç çatalı dekoltesi’ne hazır değil.

indirip bindirdikten sonra yolumuza ve izlenimlerimize devam ettik. yolda gördüğüm bir berber levhası dikkatlerimi başka bir yöne çekti, bir anda kendimi başka türlü sorgulamalar içinde buldum:

“altın makas erkek berberi”

işte bak türk esnafının en büyük takıntısı, bu dükkana isim belirlerkenki içinde altın geçen isim takıntısı, kokoreç’ten sonra ab yolundaki en büyük engellerinden biridir. nereye gidersen git, anadolunun hangi kasabasına gidersen git; altın şiş kebap evi, altın top bilardo salonu, altın emlak, altın makas terzisi, altın örümcek web ödülleri, altın kitaplar yayınevi vs. vs. liste böyle uzar gider. uluslar arası kabul gören film festivallerinden ikisinin isminin altın palmiye, altın portakal, haliç’in bir diğer isminin altın boynuz olduğunu da hatırlatırım.

oysa bir sezyum olsun, bir kalay olsun, bir alimünyum, arsenik, hassiyum, osmiyum, uranyum, kalsiyum olsun bunlar da değerli elementler. mesela hassiyum lise son'da en sevdiğim elementlerden biriydi. neden hassiyum ç’köftecisi, osmiyum lostra, zirkonyum güzellik salonu, sezyum kebap evi görmeyelim, çok mu duygusal davranıyorum acaba?

neyse uzatmayalım, otobüs son durağa geldi. nereye mi gelmişti? tabi ki kadıköy’e.

aşkta kaybeden, iett’de, ido’da, şehir hatları vapurlarında kazanır. senin gibiler için her zaman pencere kenarında boş bir koltuk vardır. ve duruma göre bazen şehir hatları vapuruna binen son kişi sen olursun ve bazen de durağa gittiğinde “bas gaza şoför kardaş / ulaştır beni yare” diyebileceğin bir otobüs hazır beklemektedir. ama minibüsler için aynı garantiyi veremeyiz.

sonuç olarak; sonuç falan yok işte. yemişim giriş gelişme sonuç üçgeninde pişen yazıları(ne oldu şiştin mi 11-f edebiyat hocası?).

gönül sohbetimizin sonuna gelirken müslüman arkadaşların geçmiş ramazanını, kadir gecesini, gelecek bayramını, diğer dinlerden arkadaşların paskalyasını, yortusunu vs. vs. kutlar, esenlikler dilerim.

konuyla alakası yok ama biterken nancy sinatra önceki gece 22:36’dan beri 127. kez -ve bence morissey’den daha iyi bir yorumla- close your eyes / and think of someone / you physically admire / and let me kiss you / let me kiss you / but then you open your eyes / and you see someone / that you physically despise / but my heart is open, my heart is open to you / but my heaaaart iiiis ooooopen my heaaaaart iiiis ooooopen tooooo youuuuuu diyordu. indir, dinle, bayram şekeri yerine geçsin. sevgiler.

15 Ekim 2006

pinhani istanbul'da

video klipten yeni haberdar oldum. şaşırdım ve sevindim.

böylece bu sayfalardan ilk youtube videosunu paylaşmak da pinhani'ye nasip oldu.

ve diğer parçalarının konser kayıtları:

unutuldular
ben nasıl büyük adam olucam
beni al
dön bak dünyaya

14 Ekim 2006

pamuk ve nobel üzerine basın ve bloglar aleminden -tek taraflı- bir derleme

tek taraflı bir derleme. objektif olmadığını baştan söylüyorum. nobel'i 'ama'sız alkışlayanların beyanları:

önce bloglar'dan gözüme çarpanlar:

alttire
benhayattayken
beyazçoraplar
borges defteri
defne koryürek
dreamsact
endişeli peri
indis luinwe
mtlda
question marx
the saint

ve basın / edebiyat çevrelerinden:

yaşar kemal: “Sevgili Orhan, Seni yürekten kutlarım. Hak ettiğin bu ödülü almana çok sevindim. Bundan böyle de aynı tutkuyla yeni romanlar yazacağına güveniyorum. İnandıklarının ardında da inatla durmaya devam edeceğine hiç kuşkum yok”

çetin altan: Orhan'ın Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış olması, bende sadece Türk edebiyatından da bir yazarın evrensel sanat pırlantaları koleksiyonunda hak etmiş olduğu yere oturmuşluğunun sevincini değil, aynı zamanda yüreğimdeki küskün ve sönmüş yıldızların ortak cümbüşünü de yeniden yarattı.

çetin altan: Hadi hoşgörünüze sığınarak bir topsöz yuvarlayalım biz de:Kendi yazarlarını ezip yok etme sadizmine tutulmuş egemenlerin; başı bitten, alt tarafı hop oturup hop kalkmaktan hiçbir zaman kurtulamaz.

ali bayramoğlu: Kanımız odur ki, Pamuk sadece Türkiye'nin değil, gerek dil, gerek entelektüel düzey, gerek roman inşası açısından şu anda dünyanın en açık ara önde gelen romancılarından birisidir. Orhan Pamuk birçok edebiyat yorumcusu için 19. yüzyılın Rus yazarları seviyesindedir.

ali bayramoğlu: Orhan Pamuk'un 1980'li yıllardan bu yana bırakın uluslararası çapta adam ve eser üretmeyi, ulusal düzeyde bile etkileyici bir adım atamayan Türk edebiyatının parlayan yıldızı olduğuna şüphe yoktur. Türkiye'de dalaşma, husumet seven, biraz da kıskanç edebiyat çevreleri Orhan Pamuk'a ne gerekçeyle yüklenirlerse yüklensinler, bu gerçek değişmez... Pamuk yıllardır ABD'den Japonya'ya, Avrupa'dan Asya'ya edebiyat eleştirmenleri tarafından dünyanın en önde gelen, en yaratıcı, en derin romancılarından birisi olarak kabul edilir.

orhan koçak: Koçak, Pamuk'a yöneltilen milliyetçi eleştiriler için de "Sanatçılar zaten eleştirel olmak zorunda. Ama Türkiye'de milliyetçilik o düzeyde ki, sanatçının asker olması bekleniyor." Orhan Pamuk'un muhalifliğinin farkını da şöyle açıklıyor: "Bugüne kadar muhalefetle iktidar arasında asgari bazı ortaklıklar, bu ortaklığın temelinde de yine de bir milliyetçilik, yabancı düşmanlığı vardı. Orhan bunun dışına çıkıyor. "Bunun dışına çıkarken de eski muhalefetin savunduğu bazı noktaları, değerleri de üstlenmemiş görünüyor. Sınıfsal sorunlar gibi."

margaret atwood: Türkiye nereye gidiyor? Bir zamanların görkemli, çokça belalı geçmişiyle nasıl uzlaşacak, eskiyle yeni arasındaki ihtilafı nasıl çözecek, laikçilerle İslamcılar arasındaki güç mücadelesiyle nasıl baş edecek ve özsaygsını, iç huzurunu, iç bütünlüğünü veya yeni bir yönü nasıl bulacak? Pamuk'un romanları hazırlop çözümler sunmaz, ama böylesi sorgulamaların dolambaçlı satırlarını acılı ve iç burkucu bir sadakatle takip eder. Bazen, karakterleri nasıl yapacaklarını bilmedikleri, ama yapmaya zorlandıkları seçimler nedeniyle, kelimenin tam anlamıyla neredeyse parça parça olmuşlardır. Onun bir romancı olarak gücü, kısmen, karakterlerini yaptıkları seçimler nedeniyle yargılamayı reddetmesinden gelir: Trajedileri, hangi yolu seçerlerse seçsinler, huzur bulamamalarıdır; daha da kötüsü, toplumlarındaki başka bir öğe onları mahkum etmeye kararlıdır.

ragıp duran: örnek bir başka tutumu da Yaşar Kemal sergiledi. Pamuk'u kutladı ve içten sevincini ifade etti. Aslında yerli yabancı bir çok uzman, Yaşar Kemal'in Nobel'i çoktan hak ettiğine inanıyordu. Ve aslında, sonuç olarak, Pamuk'un kazandığı Nobel'in yolunu da Pamuk'a Yaşar Kemal açmıştı. 1960'lı yıllardan bu yana Türk edebiyatını Batı'ya, dünyaya tanıtan en önemli Türkiye romancısı Yaşar Kemal oldu. Geçen yıl Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan Harold Pinter'in söylediklerini anımsayalım: "Ödül aslında Orhan Pamuk'un hakkıydı" demişti. İşte asalet budur. Ben geçen yıl İngiliz medyasında Pinter'e karşı, herhangi bir kişisel ya da siyasal içerikli aleyhte bir yaklaşım da okumadım. Sağcı solcu tüm İngilizler sadece sevindi, sadece gurur duydu böyle bir yazarın ödül kazanmasından.

ismet berkan: Ve son olarak, Nobel almak için Türkiye aleyhinde konuşmanın yeterli olduğunu düşünenlerin mediokratlığına ve küçük insanlığına bakıp eğlenme fırsatını bana verdiği için Orhan Pamuk'u öveceğim.

murat yetkin: Bu tartışmalar durulduğunda, geride kalan bir Türk yazarın Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığı kaydı olacaktır. Bugün, haklı hayal kırıklıkları nedeniyle sevinemeyenler de o gün sevineceklerdir. Orhan Pamuk'un iyi bir yazar olarak tescili için Nobel'e ihtiyacı yoktu bence. Nobel'in siyasileşmesi yeni bir şey değil çünkü. Pamuk, Nobel olmadan da iyi bir yazardı, dünyada okunan bir yazardı. Şimdi, edebiyat tarihi kaydına da girmiş oldu. Dün Fransa'nın üzdüğü yüreklerimize serin bir su serpti Pamuk.

şahin alpay: Evet, Nobel edebiyat ödülünü kazananların hemen hepsi ülkelerinde tartışmalı kişiler. Örneğin Nobel edebiyat ödülü 2004'te Avusturya'daki tutuculuğa yönelttiği eleştirilerle tanınan Elfriede Jelinek'e, 2005'te de ülkesinin Irak Savaşı'na bulaşmasına şiddetle karşı çıkan İngiliz oyun yazarı Harold Pinter'e verildi. Toplumlarına eleştirel gözle bakamayan, yani entelektüel vasıfları olmayan yazarların dünya çapında yaratıcılık gösterdikleri görülmüş şey midir?

jale parla: Orhan Pamuk Nobel almak için yurtdışında bu vatan haini profilini çizmek zorundadır tezini anlamakta gerçekten zorlanıyorum... Herhangi birinin, yazar olması da şart değil, kimliğini oluştururken, sıyrılacağı ilk kabuk, herhalde, olayları çarpıtmasına, doğruları gözardı etmesine, kendinde ve ırkında üstünlükler vehmetmesine neden olan bir hastalıktan, milliyetçilikten kurtulmak olmalı. Benim okuduğum Orhan Pamuk da, bu kusurlarla malûl milliyetçi bir yazar değildir. Ve iyi ki de öyle değildir.

hakkı devrim: Ben ki yıllardır, «Günün birinde bir Türk romancısına Nobel Ödülü verilecekse, bunu alan Orhan Pamuk olacaktır» der dururum. – Bu kadar çok sevinmemin bir sebebi belki de budur, diye kendi halime kendim de gülmeye başladım daha sonra. Haber devam ederken, düşünmekten, sevinmekten, bu ânın tadını çıkarmaktan vazgeçerek, alenen ve resmen ağladım. Alenen dediğime bakmayın, odamda kimse yoktu. Resmen demem de tuhaf, bu konuda Türkiye'nin resmî görüşü benimkinden çok farklı olabilecektir. Nitekim CNN Türk'ten kulağıma nahoş sesler gelmeye başladı bile...

zeki coşkun: Pamuk'un Türkiye toplumuna, edebiyat çevresine karşı var olan 'dışarılıklı' tutumu sessizliğin, kayıtsızlığın gerekçesi olamaz. Onun yazarlığını da, siyasal, düşünsel kimliğini de tartışma, yargılama hakkımız vardır. Ama linç karşısında sessizlik suçtur. Nobel'in bu karşıtlığı daha da derinleştirmesinden korkarım. Orhan Pamuk'u bir romancı, bir yazar olarak tartışmak mümkün olacak mı?

can dündar: Jürinin "buldu" dediği "kültürel çatışmalara dair yeni semboller" bunlardır.Her eşyanın "Avrupa'sı"nı arayan, biri yere tükürse "Avrupa'ya rezil oluyoruz" diye sızlanan, Avrupa istedi diye yasalarından barbarlığı ayıklayan bir hayranlığın, ilk bocalamada yerini "Onlar kendilerine baksın" refleksine bırakması ve Avrupa menşeli eşyaları hedef alması bir romancı için eşsiz malzemedir. Pamuk, Avrupa hayalinin kuşaktan kuşağa yüz değiştirişini, müzakere sürecinin vize kuyruklarıyla birlikte uzayıp gidişini ve Avrupa'nın sınır boylarında, Doğu ile Batı arasındaki tampon bölgede yaşayan bir toplumun bir uçtan diğerine savruluşunu keskin bir gözlemcilik, yarı hiciv, yarı keder taşıyan bir ustalıkla romanına nakşetti.Kitaplarını okuyanlar iyi bilirler ki Pamuk, ne o eski düş ülkesinin hayalcisi ne de bugünkü Batı garezinin destekçisi olmuştur.O, bu medcezir içinde, vaatkâr bir rüyanın ümitsiz bir kâbusa dönüşmesini betimleyerek tam da dünkü gazetelerin ruh halini anlatabilmeyi başardığı için ödüllendirilmiştir.

derya sazak: Orhan Pamuk'a yönelik kampanya 1930-40'larda Nâzım Hikmet'in, Sabahattin Ali'nin, Zekeriya Sertel'in başına gelenlerden çok mu farklı?!***

semih idiz: Nobel Edebiyat Ödülü zamanında dünyaca ünlü şairimiz Nâzım Hikmet'e verilseydi bu kişiler buna da sevinmeyeceklerdi. "Rejim muhalifi bir komünist olduğu için aldı bunu" diyeceklerdi. Aynı şey Yaşar Kemal için geçerli. "Kürtçü olduğu için aldı ödülü" diye kestirip atacaklardı. Yani bu sığ yaklaşımın sonu yok. Fakat şunun bilinmesinde yarar var. Nobel Edebiyat Ödülü'nü bugüne kadar kazanmış olanlara bakıldığında çoğu şu veya bu şekilde aykırı olan kişilerdir. Bu ise işin doğasında var. "Entelektüel olmak" da zaten bir noktada "sürüden kopmayı" ve başkalarının dile getirmekten çekindikleri görüşleri telaffuz etme cesaretini göstermeyi gerektirir. Emile Zola'dan Noam Chomsky'ye kadar bu defalarca kanıtlanmıştır.

osman ulagay: Orhan Pamuk başka Türklerin çok zor başarabileceği bir şeyi başardı. Onun Türkiye'ye kazandırdığı itibarı, ona "hain" diyenlerin topu bir araya gelse kazandıramaz.

13 Ekim 2006

when i was kid

kardeşim 12 yaşında, ilkokul 5’e gidiyor abisi, ablası. sabah uyandığında ilk iş olarak gider ayaklarını yıkar, bir anlam veremem. evdeki kimse bir anlam veremez zaten. banyo kapısı önündeki terliği ıslak gördüğünde kimin yaptığını anlarsın. “yine nerelere gittin lan rüyanda” diye sorarım cevap vermez. sorsan prömierşip’in tüm takımlarını yedek oyuncularıyla sayar oysa. koyu bir cimbomlu olarak gassaray’ın son 5 seneki tüm avrupa maçlarını, yine son 3 seneki çelsi - livırpol maçlarının, cl’deki barselona - çelsi maçlarının istatistiki bilgilerini eline verir istersen. evet, kimin kardeşi.

ailemizde benden başka arızalı tipler de olabileceğini anlamayasınız diye kız kardeşimin 5 yaşındayken atilla taş’ın ham çökelek şarkısını ezbere bildiğini, yine şimdi beş yaşındaki yeğenimin sıkı bir ismail yk hayranı olduğunu söylemeyeceğim elbette. kaç kere söylemişimdir bu müzik albümlerine işte 0-5 yaş grubu içindir, yok 8-13 yaş grubu içindir diye ibareler koyun, mümkünse poşete koyun diye tüyap’tı, müyap’tı bilumum müzik sendikalarına. telif haklarına gelince yırtınıyorsunuz ama naaber, küstüm sana erol köse.

hazır çocuklardan söz etmişken burada gündeme damga vuracak bir bilgiyi kamuoyu ile paylaşıyorum: “ben de küçükken çocuktum”. evet, bu inanılması güç itiraf pek çok kişide özellikle hayata direk 20 yaşında başladığımı sananlarda şok etkisi yaratacaktır muhtemelen ve çoğu kişi inanmak istemeyecektir ama kanıt isteyenlere de elimde bomba gibi kanıtlar var; oku ibret al:


clementine ilk gözağrımdı

çukulata kağıtlarındaki arapça yazıları görünce kutsal sanıp yerden kaldırıyordum.

uzun bir zaman sağda solda duyduğum; mahallede doğum yapan biri olduğunda içilen lohusa şerbeti’ni doğum sırasında leğende biriken su sanmıştım. nasıl içerler öyle şeyleri deyip iğrenmiştim. ıyyğk.

özmichigan’daki günlerimizde ben, keno, xalo bir araya gelip futboldan, bruce lee’den, çizgi filmlerden konuştuğumuz bir gün konu karatecilere geldi. “olm, birini öldürdükten sonra gelen polislere karateci kimliğini gösterirsen seni serbest bırakırlar” deyince o an karateci olmaya karar vermiştim.

uzunca bir süre elektriği ediz hun’un bulduğunu söyleyen bir denyoya inanmış, kendisini televizyonda her gördüğümüzde “ulan helal olsun, adam hem artist, hem elektriği bulmuş” şeklindeki övgülerimizi tek yönlü olarak iletiyorduk. yok ne o, ne de zeki müren hiçbir zaman bizi göremedi.


bir kovboy filminin iyi olmasının tek şartı filmin başında halka içinde kocaman ağzını açıp kükreyen aslan bölümünün olmasıydı. sadece “aslanlı filmler” iyiydi, diğerleri için zaman kaybetmeye değmezdi.

cüneyt arkın idölümüzdü ama daha o zamandan bir ahu tuğla olsun, serpil çakmaklı, hülya avşar olsun filmlerinden nefret eder, evdekiler izlemesin diye kanal frekans ayarlarını bozardım(evet baba, anne, kardeşlerim itiraf ediyorum; o bendim).

muhtemelen ergenlik dönemine kadar, yağmur altında duramayan sahte sarışınların saçlarındaki boya akmasın diye yağmurdan kaçtığını sanıyordum. (tamam peki itiraf ediyorum bu şekilde düşünmem daha uzun sürdü ama ne fark var; ha boya akmış, ha saçları bozulmuş?)

ortaokul’u bitirene kadar okul benim için eğlenceli bir yer olmadı, olamadı be zeytin gözlüm. daha türkçe’yi doğru dürüst öğrenememişim, derslerim de kötüydü zaten. hele bir müdür vardı ki, babamdan çok korkardım. öyle ki 7-8 yaşlarında, ilkokul 1-2’ye gittiğim bir dönem ben ve en yakın arkadaşım bir gün sokakta çamurların içinde oturmuş oynuyoruz, çamurdan adamlar, atlar, arabalar kısaca “a” ile başlayan şeyler yapıyoruz. daha alfabenin ilk harfini öğrenmişiz çünkü. 200 metre uzaktan müdürü gördüm, otoriteye saygıyı öğretmişler ya, 200 metre uzaktan onu görür görmez ayağa kalkıp esas duruşa geçtim, karşımdan geçince de kafamı yukarıdan aşağıya doğru hareket ettirerek selam verdim. her ne kadar sonradan anarşistliğim tuttuysa da o zamanlar böyle de bir düzen adamıydım işte. askerden dönünce de patrondu, devletti, otoriteydi takmamaya çalışıyorum gücüm yettiğince. askerdeyken yapamazdım, sıkıysa yap, askerliğin bitmez lan. emredersin komutanım.

12 Ekim 2006

benim adım nobel



kopartılan fırtınalara bakılacak olursa; türkiye’nin vicdanı, türkiye’nin gururu olamayacak, çok yazık.

hatırlarsak ilk okul öğrencilerine verilen okuma fişlerini andıran 'ali topu at, ayşe ip atla, öldür gökhan öldür' ve benzeri cümlelerin bolca geçtiği metal fırtına serisi aylarca çok satanlar listesinde yer almıştı; bu okuryazarlık düzeyiyle aşırı milliyetçi cenahın tepkisini de hesaba kattığımızda pamuk’un tek bir kitabını başından sonuna kadar okumamış güruhun, ‘nobel ödüllü’ yazarın edebiyatına laf sokma çabalarına, “zaten nobel’i alacak olsa yaşar kemal alırdı”vari tepkilerine de şaşırmamak gerekecek.


yemişim orhan’ı, pamuk’u / moldova’ya 5 takmışız, kim takar nobel’i!
avrupa avrupa duy sesimizi / bu gelen türkiye'nin ayak sesleri...!!

11 Ekim 2006

rüya



karanlık bir yerdeyiz. bir geminin içindeyiz sanki ama emin değilim henüz. yukarıya çıkan bir merdiven olmasından bodrum gibi bir yerde olduğumuzu anlıyorum. yanımızda iriyarı, uzun boylu bir sorgucu ve zorla tutulduklarını düşündüğüm bir kaç kişi daha var. bir ara merdivenlerden tırmanıp çıkmayı düşünüyorum ama başaramıyorum. sonra içerinin çok sıcak olduğunu farkediyorum. birden yanımda yüzünü göremesem bile sevdiğim kişinin de olduğunu farkediyorum.

ayet-el kursi duasını söylemeye çalışıyorum çünkü söylersem kurtulacakmışım gibi bir his var içimde. özellikle çocukluğumda herhangi bir belada, başım her sıkıştığında işe yaramıştı. dua'nın ortasına bir yere gelince tıkanıp tekrar başa dönüyorum. bir yandan da içerisinin çok ısındığını farkedip sevdiğim olacak yanımdakine "burası çok ısındı" demeye çalışıyorum ama ağzımın olmadığını, konuşamadığımı farkediyorum. kolundan çekerek merdivenlerden yukarı çıkıyoruz. ve duayı okuyabilmişiz ki kanatlanıp gökyüzüne uçuyoruz, özgürüz. uyandığımı sandım. hala dua'yı söylemeye çalışıyorum ama ama her karabasanda olduğu üzere konuşamıyorum. bağırmaya çalışıyorum olmuyor. son anda allah-u ekber diyerek uyanabildiğimi farkettim ama tüm bu olup bitenlerin ne kadarı rüya'nın parçası ne kadarı uyandıktan sonraki o ilk 1-2 saniyede olup bitenler emin değilim.

üstümün açıldığını, sırtımın hafifçe üşüdüğünü farkediyorum sonra. yorganı üstüme iyice örtüp bildiğim duaları tekrar söyleyip uyuyorum. sabaha karşı tekrar uyanıp bilgisayarı açıp gördüğüm rüyanın etkisiyle okuduğum duanın türkçe mealini okuyunca gözlerim nemleniyor, ağlamaklı oluyorum. bilgisayarı kapatıp tekrar uyuyorum.

tuhaf bir rüya, tuhaf bir geceydi. hayırdır inşallah.

05 Ekim 2006

cohen ve teoman


artık işsiz, güçsüz bir adam olarak zaman dolduracak aktiviteler gözlediğimiz; misal filmekimi'nin bir an önce başlamasını beklediğimiz bu günlerde; festival kapsamındaki bir etkinlikte bir cohen ile çoluk çocuk popçusu teoman'ın ismini aynı afişte görmek midemizi bulandırmaya yetti.

ergenleri andıran sesi bir yana konserde, bir kaç hafta önce bar çıkışı 'götürdüğü' 'karı'lara hitaben "i'm your man" diyecek belki de.

bu kimin bok yemesidir bilmiyoruz ama festivalcilerin işiyse çok ayıp etmişler. oldu olacak seneye de ismail yk coverlasın. yok ebenina manastırı.

mahalledeki arkadaşlarla çok sinirlendik, diyecek başka laf bulamıyoruz.

biterken the future çalıyordu.

29 Eylül 2006

mamanı da al gel

bu sabah işe gelirken mecidiyeköy ışıklar civarındaki bir standda bir görevli elime bir broşür tutuşturdu. broşürde kısaca şunlar yazıyordu:



çocukları onlar öldürüyor, biz yaşatalım.

halkevleri'nin öncülüğünde gerçekleştirilecek filistin ve lübnan halklarıyla dayanışma konseri'nde;

bülent ortaçgil,
kardeş türküler,
vedat sakman,
erkan oğur,
i. hakkı demircioğlu,
metin kahraman,
mazlum çimen,
bayar şahin,
fuat,
pinhani,
aydın kant

isimli gruplar/sanatçılar yer alacaktır.

8 ekim pazar 15:00'te harbiye açıkhava'da gerçekleştirilecek konser ücretsizdir ve fakat girişler konser yerinden temin edilecek mamalarla yapılacaktır.

ilgilenenlerin bilgisine sunulur.

28 Eylül 2006

şafak güzeller



sevgili şafak,

bir an önce iyileşmen, ayağa kalkman, fb-gs başta olmak üzere maçlarda tribündeki yerini alman ümidiyle.

27 Eylül 2006

i'm nothing without google


sergey brin ve larry page sekiz sene önce google projesine start verdiğinde muhtemelen kendileri de yüzyılın başarı öyküsünün kahramanları olacaklarını düşünmemişlerdi.

google’ı ilk kez ne zaman kullanmaya başladığımı hatırlamıyorum. 6-7 sene önce -belki de daha sonra- o zamanlar aldığım aylık bilgisayar dergilerinden birinin önerisi sonucu tanışmış olabilirim. sonra hayatımdan hiç çıkmadı.

kah yeni tanıştığımız sevgili adayını daha yakından tanımak ümidiyle, kah işbaşı yapacağımız şirket hakkında bilgi toplamak için, zaman zaman bilumum divx filmlerinin altyazısı, falanca şarkının lyrics’leri için, ödevlerimiz, tezlerimiz için başvurduk.

program yazarken döngü’ye girip çıkamadığımızda veya bir program kurmaya çalışırken tökezlediğimizde çıkan hatayı arama kutucuğuna yazıp ara dememiz yeterliydi.

aile bireyleri bir kaç haftalığına ora'lara gittiğinde bir yerlerden tarifini indirip menemen yapmak istediğimizde yardıma yetişen yine google usta olmuştu.

kısa zamanda hayatımızda öyle bir yer edindi ki bir süre sonra yerküredeki varlığımızdan şüpheye düşüp emin olmak için arama kutucuğuna isim soy ismimizi yazıp search etmemiz ve çıkan sonuçları görmemiz yetiyordu “her şey yolunda dünya varmış, öyle biri varmış” demek için. öyle ki sözü “bir şeyi google’da bulamıyorsan yoktur” demeye bile getirdik. haddimizi aşmış, abartmış olabiliriz ama şahsen son yıllarda google’ın aradıklarıma kısa zamanda ulaşmamı sağlaması nedeniyle kişisel gelişimime kazandırdıklarını inkar edemem. belki google olmasaydı aradıklarıma yine ulaşırdım ama çok daha fazla zaman harcamam gerekecekti.


korkarım en sonunda psikologumuz gOOgle sevgimizin,
bilinçaltının dehlizlerinden bir yerlerden kopup geldiğini söyleyecek.

google’ın erkek mi, dişi mi, amca mı, abi mi olduğuyla ilgili tartışmalar önümüzdeki on yılda da devam edecek ama elbette bill amca'nın son dakika atağı livesearch’ün microsoft’un onca desteğine rağmen bu alandaki google hegemonyasını yenebileceğine ihtimal vermediğimiz için bu kadar emin konuşuyoruz.

statcounter’un ispiyonladığı üzere sayfamıza google’dan gelen ziyaretçilerin başbakan'ın msn'si, şu anda açık kız msn si ver ve benzeri keyword’lerine rağmen tüm içtenliğimizle “sekizinci yıldönümün kutlu olsun google” diyor hep birlikte mumlara üflüyoruz.

26 Eylül 2006

born to lose



vapura binen son kişiydim bu sabah. bu artık bir klasik, şaşırtıcı değil. görevli beş saniye önce kapattığı kapıyı açtı benim için, teşekkür edip iskele kapısından içeri girip baba’dan ve iskele kenarından, kıyıdan adı neyse işte uzaklaşalı yarım metre olmuş vapura attım kendimi. böyle anlarda sana da olur mu; kaderimle oyun oynadım der misin kendi kendine, havalara girer misin? öyle ya 5 saniye daha gecikseydin, vapura binmek yerine bir kilometre daha yürüyüp otobüs durağına varıp yolun kalanına otobüsle devam etseydin senin için başka bir hayat mı yazılacaktı? vapur güvertesinde gördüğün kıza kaçamak bakışlar atmak yerine itiş kakış otobüste önlere doğru ilerleyecek miydin? yoksa kaderinde bu da mı vardı; ne yaparsan yap olmuş bitmiştir her şey, sana yaşamak kalmıştır yazgını mı? çok arabesk bir başlık ve bitiriş cümlesi olarak: ne yaparsan yap kaybetmek için doğmuşsun. bay bay baby.

25 Eylül 2006

miss poem ne ayaktır



miss poem’i ilk kez istiklal’de mekanın tadilat duvarına “yakında açılıyoruz” yazısı astıklarında görüp de bazı günler şairlerin konuk olup şiirlerini müdavimlerine okuduğu, duvarlarından bilumum şairlerden miss gibi şiirlerin okunduğu, çayını kahveni içerken çevredekilerle "cansever’mi döver orhan veli mi?" türünde şiir gibi tartışmalar yapabileceğin şiir namına mübarek bir mekan olarak tasavvur ettiğimiz için puan hanemize -5 puan daha ekleyip kendimizi haftanın doğan bekleriz(doğa bekleriz’in eril kişi modeli) adayı olarak ilan ediyoruz kimseyi bir şey demeye fırsat bırakmadan.

şiir dinletilerine yurtdışında sıklıkla rastlamak mümkün ama nedense ülkede fazla yaygın değil. zaman zaman düzenlenenler de sessiz sedasız olup bitiveriyor. oysa şairinden dinlemek ilginç bir deneyim olabilirdi.

neyse, posta gazetesinin amatör şairlerinin –elif şafak tabiriyle ağızda kekremsi bir tad bırakan- şiirimsi şeylerini okuyup(bu konuda ek$i sozluk’te henüz bir başlık açılmamış olması şaşırtıcı) şiirden kaçabildiğimiz kadar uzağa kaçmak da mümkün ama biz ikimiz ve yanındaki gözlüklü arkadaş gözümüzü, kulağımızı iyi şiir’e, aşağıdaki bu seçkiye vermeyi tercih edelim. belki böylece doğa bekleriz'vari gafımızı unutturabiliriz.

ve anyone'dan ustalara saygı kuşağı

infilak / edip cansever
sibernetik / turgut uyar
sen kuş olursun gidersin bir trenle / cahit zarifoğlu
yalnız / friedrich nietzsche
ne tuhaf / sabahattin kudret aksal
buz gibi / edip cansever
göğe bakma durağı / turgut uyar
misis'te yeni bir mahalle / emin akdamar
yalnızlık kayzer'den daha güçlüdür / cahit koytak
dünya bir yana, sen bir yana / ömer hayyam

20 Eylül 2006

ve bazen de saat bok yönünde döner

dün bir, bugün iki; tanımadığım birileri bana saati sordu. biri sana saati sorarsa bu sana güvendiği anlamına gelir. öyle ya kim sümüklü, paspal, pespaye birine güvenip saati sorar ki? belki saati bile yoktur böylelerinin. aslına bakarsan benim de saatim yok. cep telefonu taşımaya başladıktan sonra saat taşımıyorum. oysa klasik casio marka siyah su geçirmez bir saat taşıdım yıllar boyunca. üstünde yazdığına göre 25 metreye kadar su geçirmezdi. özmichigan’da görüp görebileceğimiz tek su birikintisi büyük mavi leğene doldurduğumuz su olduğu için 25 metre fazla bile gelirdi. o zamanlar ‘ora’larda istisnasız herkes saatini trt’ye göre ayarlardı. o zamanlar sadece trt vardı ve akşam 8 haberleri başlamadan hemen önce saniyeleri diit diit diit diit diyerek selamlayan renkli mi renkli bir saat çıkardı ekrana, herkes ona bakıp ayarlardı saatini. arkadaş meclislerinde saat konusu geçtiğinde “ben trt’ye göre ayarladım” demek etrafındakilerin sesini kısması için yeterliydi. sonra özel kanallar çıktı, düzen bozuldu.

konuyu dağıtmayalım; güvenden söz ediyorduk. televizyon reklamlarında sinir bozucu bir şekilde “ver coşkuyu, ver coşkuyu diyerek yürüyen adam”ı pataklama isteğimizin her geçen saniye kabardığı bu günlerde bir yandan kendimize yeni ekmek kapıları ararken, bir yandan da işimizi devredeceğimiz adaylarla da görüşüyoruz, içimiz dışımız görüş-me oluyor. geçen gün yeni mezun bilgisayar mühendisi ve beden kütle endeksi biraz yükseklerde gezinen ve tecrübesizliği ve kendine güvensizliği her yerinden okunan aday programcı adayı genç kız’da işi kabul etmek için iki ay birlikte çalışma şartını öne sürünce her ne kadar çekici biri olmasak da güven verici bir yüz ifademiz olduğuna kendimizi inandırdık(güven verici bir yüz = +1 puan).

eldeki veriler: yakışıklı olmasak da güven veriyoruz, bu bir teselli olabilir. öte yandan al pacino’da yakışıklı değil ama adamda bir karizma var o biçim. hatta biraz ileri gidersek aynı şeyleri george clooney için de söyleyebiliriz. onlarda eksik olan –tip- mr. little brad pitt’te var(bu mr. little’ın da ilginç bir hikayesi var. bilmeyenler bilenlere sorsun), brad pit’te olmayan –karizma, ruh- da onlarda var. zaten bu iki özelliği tek bir kişide bulmak mümkün değildir. “hem tipim düzgün, hem karizmatiğim” diyen biri paris hilton’un bir senelik seks orucu kadar inandırıcıdır benim için.


elbette tezimizi güçlendirmek için
kral pacino'nun kral pozlarından
birini koymayacaktık buraya.

hatırlayalım; “yakışıklı biri değilim ama aşkın ne olduğunu biliyorum” demişti forrest gump. bu soruyu bir zonta’ya sorduğumuzda “yakışıklı değilim ama bok gibi param var” cevabını alırız. benim cevabım “yakışıklı biri değilim ama yine de yerinde olsam bana evlenme teklif ederdim. ne kaçırdığını bilmiyorsun” olurdu. oha lan sana demiyorum bıyıklı, git işine. evet, birlikte çok şey yaparız, seni kucağıma alır birlikte dere geçeriz. ve daha pek çok şey. %100 satisfaction guaranty anlayacağın. hoşça kal derken bıyık altından gülüyor, esenlikler diliyorum.

günün şarkısı: perudan adam çıkmaz / orçun kunek
günün duası: Allah düşmanımı 1024 k adsl’den sonra 24 k dial-up ile terbiye etmesin. amin.

19 Eylül 2006

ortaya karışık


hadi sıradan vatandaş olmak kolay değil de bu memlekette başbakanın oğlu olmak da kolay değil ki. baksana en ufak bir şeyde “bilal ne yapacak?”, “bize ne önce bilal yapsın”, “bilal gitsin askere”, “bilal niye amerika'da okuyor?”, “benim bilal'im ne olacak?” tepkileri geliyor. sorsanız belki bilal de karşıdır bir şeylere, savaşa, asker göndermeye vs. bir de sanırsın ki bilal en önlere çıksa her şeyde, herkes rahatlayacak, "tamam öyleyse" diyecek.

büyük mağazalarda dolaşırken içeridekilere hitaben yapılan anonsları üstüme alınmam, duymamış gibi yaparım. ve aramızda kalsın içeriye girerken de cep telefonumu cebimden çıkarmam, çaktırmadan kayarak ve ellerim cebimde ıslık çalarak girerim içeri güvenlik kapılarından, oh mis. şimdiye kadar tek bir güvenlikçi bile dönüp bakmadı, durdurmadı, “huob hemşerim nereye gediyon” demedi. devam.

bir de kalabalık yerlerde dolanırken o kalabalıkta fotoğraf çekmeye çalışan birilerini gördüğümde önlerinden geçmem, yaptıkları şeye bir kutsallık, uhrevi(uhrevi ne demek?) bir şeyler addederim(kök ingilizceden: add), rahatsızlık vermemek için ya işlerini bitirmelerini beklerim, ya arkalarından dolanırım. mükemmel ötesi, şüpear anlayışlı biriyim.

bir de vitrininde “bizimle çalışmak ister misiniz?” yazılı ilan levhaları gördüğüm mağazalara gidip “yok kardeşim, istemiyorum ben sizinle çalışmak falan. kaldırın o tabelayı, levhayı neyse adı artık” der, tavrımı koyarım arkamdan bakıp “deli galiba” demelerine aldırış etmeden.


adam gibi "eleman aranıyor" yazmak varken bu yılışıklık niye?

bir de naci hiddet'e özendim, hürriyet gazetesine yorumcu oldum da adiler ikinci yorumumdan sonraki yorumlarıma sansür getirdi. isterdim ki naci hiddet gelsin yazdıklarıma yorum yazsın, beni teselli etsin.

ya onların hiçbiri değil de bi new kids on the block vardı. babamın sayfalardaki fotoğrafları kesip dükkan vitrinine yapıştırdığı blue jean dergisinde görmüştüm, hiç dinlemişliğim de yoktur halbuki. bir nsync olsa, bir backstreet boys olsa neyse de vallahi hiç dinlemedim. nerden de aklıma estiyse.


bir kısım 90'lılar için bugün bir utanç kaynağıdır bu çocuklar.

son olarak öpüyorum hayatım. şaka lan şaka tanımadıklarıma hayatım diyecek kadar cıvıtmadım. dur gitmeden, hayatım dedim de; bak burada daha önce muhtelif defalarda sözünü ettiğim bir kız var ama önce bir reklam arası veriyoruz.



telefonda konuştukları olsun, içeriye biri girsin, mesela simitçi falan bile girse(simitçiyi küçümsediğimden falan değil örnek olsun diye söylüyorum) hayatım, aşkım, bitanem, canım diye hitaplara başlıyor. o an orada olsan benim gibi mide fesadı geçireceğine 1,10 bahse girerim. ilginç ve mide bulandırıcı olan telefonu kapatır kapatmaz aynı kişiye “gerizekalı, salak” diye saydırmaya başlaması. neyse az kaldı, burada biraz daha kalsaydım kadınlardan nefret etmeye başlayacaktım. şimdi bu söylediklerim dedikodu sayılmaz herhalde. bikere beni de tanımıyorsun, sözünü ettiğim kişiyi de tanımıyorsun. sadece bilgin olsun, gerekirse ibret alasın diye söyledim. yoksa senin öyle bir şey yapmayacağını biliyorum. bye.

18 Eylül 2006

pisboğaz

bir kaç sene önceydi; henüz kadıköy'deki balık ekmek tekneleri iki iskele arasına kızarmış balık kokusu yaymaya devam ediyordu.

alternatif istanbul'u ve salaş mekanlarını anlatacağız diye yola birlikte çıktığımız ezgi ve okuldan arkadaşı linda'yla buluşup boğaz sularının dövdüğü teknede sallana sallana söylene söylene ekmek arası balıklarımızı yemiştik.

o gün teknede alternatif istanbul sitesinin nasıl bir şey olacağının yanı sıra o an tanık olduğumuz üzere tekne sahiplerinin kötü muamelesi, küfürbaz olmaları ve gazetelerde okuduğumuz kadarıyla kadıköy'deki balık ekmek teknelerini kaldıracakları hakkında konuştuğumuzu hayal meyal hatırlıyorum.

ve nedendir bilmem o günden beri böyle bir pisboğazlık yapmamıştım.

ta ki birkaç gün önceki eminönü ziyaretinden dönüşte artık benim için bir klasik olduğu üzere vapuru 2-3 dakika farkla kaçırıp beklerken bir şeyler yemek isteyip kıyıya yanaşmış bir şekilde sağa sola sallanan tekneleri görünceye kadar.


hadi dalgalı denizde vapurla birlikte miço'nun da
yalpalamasını anlıyoruz da

gelişigüzel hazırlanıp apartopar elime tutuşturulan yarım ekmek balığı şalgam suyu eşliğinde yemeye çalışırken ağzıma sivri uçlu bir şeylerin battığını ve yemekte olduğum şeyin kılçıklı yarım ekmek balık olduğunu fark ettiğimde de bunun aslında onların kılçıklı olduğunu bilmesi gereken benim mi yoksa kılçıkları ayıklayıp vermesi gereken balıkçıların mı suçu olduğundan emin olamadım.


bu 'abi'ye ne oluyor? her an denize düşecekmiş gibiydi.

kılçıkları küçücük masada bıraktıktan sonra ayağa kalkıp 5 dakika sonra kalkacak vapura doğru ilerlerken genelde soğan sarımsaklı şeyler yemeyen benim soğan kokan bir nefesle yolun kalanında tanıdık bir arkadaşa rastlamaması için temennide bulunurken bir yandan da ölüm denen şeyin anlık olmadığını, geçmişe dair hatırladıklarımızın sayısı artıkça ölüme de bir miktar daha yaklaştığımızı fark ettim, çoğu hayal kırıklıklarından, umutsuz beklemelerden, sorgulamalardan ibaret renksiz, tatsız, tuzsuz geçen zamanlarıma hayıflandım.

15 Eylül 2006

şehrin aynaları

bugünlerde yapılacak en iyi şeylerden biri; kitaplıkta mevcut olmayan bir elif şafak kitabı almak ve evde, otobüste, minübüste, vapurda, parkta vs. okumak.



“birilerinin beni vatan haini ilan edip tüm vatansever türkleri mahkemeye dahil olmaya çağırıyor olması moral bozucu elbette. ama asıl düşündürücü olan bu insanların kendine biçtiği rol, kullandıkları üslup, sözlü ve fiziksel şiddeti bu kadar benimsemiş olmaları. söylemleriyle lince davet ediyorlar. beni de bu söylem kaygılandırıyor. türkiye'de birileri anında vatan haini olarak damgalanıyor ve anında linç edilmek isteniyor. bir sürü yerde böyle olaylar patlak vermeye başladı onun için genelde linç kültüründe ve söyleminde bir artış olduğunu düşünüyorum. asıl kaygı duyduğum hem kendi hem de ülkem adına bu” / elif şafak



"korku ve korkutmak üzerinden siyaset yapıyorlar. ben bu adamların bizi kullandığını düşünüyorum. çünkü asıl hedefleri biz değiliz. asıl hedefleri ab sürecini tırpanlamak" / elif şafak



"eğer 301 böyle uygulanacaksa, bu memlekette ne roman yazılabilir, ne film yapılabilir. her sanatçı yarattığı karakterleri sansürlemek zorunda kalabilir. batı basını söz konusu insanların türkiye'yi temsil ettiğini sanıyor. ben de ısrarla onların azınlıkta olduğunu söylüyorum. türkiye'deki sivil toplum bence çoksesli ama sorun söz konusu insanların sayısal azınlıklarına rağmen seslerinin bu kadar çok çıkıyor ve cüretkâr olmaları. türkiye'deki demokrat kitlenin de aynı cesarete ve direnişe sahip olması gerekiyor.
eğer bu dengelenemezse tamamen bu düşünce manipüle edecek ortalığı. ben de insanlardan bunları kişisel davalar olarak görmemelerini istiyorum. 301'e karşı ortak bir platformda buluşmamız lazım. tek tek dava olarak görmek yerine düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü olarak görüp kesinlikle destek vermeliyiz."
/ elif şafak



"bir yazar hakkında roman karakterinin sözleri yüzünden üç yıl hapis istemiyle dava açan ve doğum yapacağı haftaya duruşma koyan bir ülkeye ne dersiniz? olası ab üyesi mi? huhtemelen hayır" / the independent



"avrupa, avrupa fikrini ve kimin avrupalı olduğunu tanımlamaya çalışırken, türkiye de türklüğün ne olduğunu ve türklerin avrupalı sayılmayı isteyip istemediğini tartışıyor." / new york times



yargının değerlendirmelerine sonuna kadar saygılıyız ve yargı önünde kendimizi savunabilecek durumdayız. ancak bu davanın açılmasında şikâyet ve ihbar merci olan büyük hukukçular birliği adlı kuruluşun ve bu kuruluşun sözcülüğünü yapan kemal kerinçsiz adlı şahsın bu davayla ilgili süreci siyasi bir mücadele konusu yaptıklarını görüyoruz. dolayısıyla bizlerde bu davanın hukuki bir dava değil, siyasi kullanım ve şova bir vesile olduğu görüşü hasıl olmuştur / semih sökmen – metis yayınları

10 Eylül 2006

mavi ay

yeni bir kariyer hedefiyle yola çıktığımız şu günlerde elimize geçen her türlü belge, bilgi’yi kamuoyuyla paylaşmaya karar vermiştik.

nitekim falanca gazetenin ik ilavesinin sayfalarında ciddi ilanlar arasına karışmış ilk bakışta dikkatimizi çeken bu ilanı da kendine ‘iş’ arayan herkesin dikkatine sunuyoruz.



artık mavi ay dizisi meraklısı 80’li bir çocuk olarak çocukluk hayallerinden birini gerçekleştirmek isteyenler nereye başvuracaklarını biliyorlar.

maddie hayes’i(cybill shepherd), david addison’u(bruce willis) ve bayan topesto’suyla moonlighting’den esinlendikleri apaçık belli olan bu arkadaşların onlar kadar profesyonel olup olmadıkları hakkında tahmin yapmak için de siteleri ziyaret edilebilir.

hizmet alanları’ndan ‘öğrenci ve genç araştırma’, ‘evlilik öncesi araştırma’ gibi maddeleri görünce oha falan oluyoruz. bununla birlikte ‘olay yeri inceleme ve araştırma’ maddesini görüp ilk etapta tipik bir csi-fikirtepe özentiliği sezilse de ülkedeki yasal mevzuatlardan olay mahallindeki polis arkadaşların “de gedin la işinize” diyerek kendilerini olaya müdahil etmeyeceğini tahmin edebiliyoruz.

‘sahte ve şüpeli evrak araştırma’ maddesindeki şüpeli kelimesini görünce de ilgili dedektiflik bürosunu ciddiye almalı mıyız diye düşünmedik değil.

şşşt, mavi ay’cılar, size diyorum. sıkıysa beni de bulun, deşifre edin;)

p.s(inanamıyorum en sonunda p.s yazabildim. geriye 'hamiş' ve 'yok artık lebron james' diye yazmak kalıyor):

lan olm bunun cv'si mi olur? ne yazılabilir ki böyle bir iş başvurusunun cv'sine?

cv'ye yazmak için öneriler:
kız arkadaşımın hotmail'ini hackledim
sevgilimi başka biriyle bastım.
mavi ay'ın, matlock'ın, san francisco sokaklarının tüm bölümlerini izledim.
q2’nin kim olduğunu biliyorum.

08 Eylül 2006

istif®a

eylül 12, 2006
personel müdürlüğü'ne,

ulan sayın müdürüm,

fi tarihinde başladığım görevimden, fa tarihinde, 4857 sayılı iş kanununun 17. maddesine göre tüm yasal haklarımı alarak ayrılmak istiyorum.

istifamın kabulünü ve gereğinin yapılmasını arz ederim.
sizlere ve filan company'ye gelecekte başarılar diliyorum.

saygılarımla,
falan filan



nihayet aylardır planlayıp da yapamadığımızı yaptık; "patron, iyisiniz, hoşsunuz ama çalışma ortamı bok gibi. artık sizinle çalışmak istemiyorum"un kibarcasını söyledik, sonra gidip istifamızı yazdık.

çok değil, bir bilemedin en fazla iki ay sonra muhtemelen başka bir muhitten bildireceğiz.

bir süre sonra açık ofisin tarafımızca tescilli kaşar kenar mahalle dilberinin gözümüze kulağımıza soktuğu özel hayat saçmalıklarını dinlemek, dedikodularına, ikiyüzlülüklerine katlanmak, ortamdaki diğer bilumum teenager'ların tüm gün internetten gelinlik modeli bakmalarına tanık olmaya, haftalık periyotlarla solaryum salonundan telefonla randevu alma çabalarına, 'boyfrend'leriyle telefondan yaptıkları aleni kavgalarına, müziklerine vesair saçmalıklarına katlanmak zorunda kalmayacağımız için mutluyuz.

gazeteyi elimize aldığımızda spor haberleri ve arka sayfa güzelinden sonraki durağımız sarı sayfalar, bilgisayar başına geçtiğimizdeyse kariyer siteleri yeni sörf alanımız olacak.

her gittiğimiz iş görüşmesinde aynı sorulara aynı cevapları vereceğimizi biliyor olmak ve tüm bu iş arama, görüşme, bulma, başlama, uyum sağlama süreçleri canımızı sıkıyor olsa da yeni bir iş deneyimine hazırız.

bir kaç ay sonra yenibirişyeri ortamında, mesela kafa dengi bir kaç arkadaşla öğle yemeğine giderken merdivenlerde karşılaştığımız güzel gözlü kızın bizi nasıl bir ateşin içine attığını söyleyebilmeyi ümit ediyoruz.

güzel kardeşim, dolaptan siyah takım elbisemi, gömleğimi, kravatımı getirir misin?